Önümüzdeki yüzyılda bizi bekleyen kimi mühim olaylar var. Bunlardan birini bugün konuşalım.
Yetişme şartlarımdan ötürü romantik biri değilim. O yüzden mevcut dinamikleri, önceki gözlemlerimle sentezler, en rasyonel ve gerçek fikri inşa eder öyle konuşurum. Bu yazı da onlardan biri.
Önümüzdeki süreçte bizi bekleyen şeylerden biri muhakkak üçüncü bir büyük savaş. Silahlı olur, silahsız olur, orasını ayrı konuşmamız gerekir. Dünyada hegemon değişimine yaklaştığımız günlerdeyiz. Bu değişimler öyle güle oynaya olmaz. Ama ondan önce hegemon ne? Ve değişimi ne demek? Buna açıklık getireyim. Uzatmadan kısa kısa önemli noktalarından bahsedeyim. Hegemonu diğer güçlere egemen üstün güç olarak tanımlayabiliriz. Peki bu üstün gücün üstün olduğunu nereden anlayacağız? Bunun için şahsen şu üç soruyu cevaplamanın yeterli olduğu kanaatindeyim. Hocalarım daha farklı fikirler beyan edebilir, saygım sonsuz. Kısmen de katılıyorum. 1- Bu güç tam bağımsız bir devlet olmalı. Tam bağımsız dediğimizde skala ne kadar daralsa da bir devlete indiremeyiz. Bunun için başka bir turonsole ihtiyacımız var. O ne? 2- Bütün devletlerin bu güce ambargo uyguladığı bir senaryo düşünelim. Hiçbir şey satmıyorlar o devlete. Bu senaryoda ayakta durabilecek olan güçler kimler? Buradan sonra bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar güç kalır elimizde. Son bir soru daha sorar işi bitiririz. 3- Bunlardan hangisi kural koyabiliyor? Bu formüle bütün devletleri atın, tek tek bakın. Bugün bir tek devlet çıkar: ABD. İlk ikiyi tamamlayan devletler var mıdır? Vardır birkaç tane. Ancak kuralı bugün ABD koyuyor. Bir önceki yüzyılda bu hegemon İngiltere idi, mesela. Bakınız 1800-1900’lü yıllara. Dünyayı tamamen İngiltere domine ediyordu. Kuralları koyuyor, savaşlar çıkarıyor, savaşlar bitiriyordu. II. Dünya Savaşı’na kadar bu böyleydi. II. Dünya Savaşı sonrası ne oldu? ABD ne yapıyordu o dönem? Savaşın neredeyse sonuna kadar dışarda durup her tarafa silah satıyordu. Kendi hesabındaki vakit geldiğinde hamlesini yaparak işi bitirdi. Öncesi ve sonrasında çeşitli süreçler ve ABD hegemonyası. Bu meseleye tarihsel perspektiften baktığımızda bir hegemona sürekli rastlarız. 15-16. yüzyılların hegemonu Osmanlı İmparatorluğu idi, mesela. Örnekleri çoğaltabiliriz. Buna lüzum yok şimdilik. Burada hegemonlar için önemli bir süreç var: İbn-i Haldun’un devlet teorisi ile ilgili söylediği süreç, insan gibi doğar, yaşar ve ölür diyor. Ben bunun her devlet için geçerli olmadığını düşünüyorum ve görüyorum. Ancak bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar bütün hegemonlar için geçerli olmuştur. Bütün hegemonlar doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Mısır, Akad, Çin, Pers, Roma, Moğol, Osmanlı, İspanyol, İngiltere, SSCB… Fazlası da var. Burada dikkat çeken nokta, kiminin kısa süre, kiminin uzun süre hüküm sürmüş olmasıdır, ancak bütün hegemonlar eninde sonunda doğmuş, yaşamış ve ölmüş. O halde artık net bir şekilde herhangi bir medyumluk örneği ortaya koymadan söyleyebiliriz ki bugünün hegemonu olan ABD’nin hegemonyası ölmek üzere. Peki, bu hegemonyayı kim devralacak? İkinci sorumuzdan sonra elimizde ABD, Çin, Rusya ve başka birkaç devlet kalır. Ötekiler kural koyacak durumda olmadıklarına göre ABD’den sonra hegemon olacak olan güç Çin’dir. Peki, bu sırada ötekiler ne yapıyor olacak? Bu hegemon devir tesliminde hiç şüphesiz savaşı çıkaracak olan ABD olacaktır. Kaybedecek olan da. Böyle bir karmaşada Avrupa üzerinden ABD’nin kanatları kalktığında AB’nin dostluk, kardeşlik, birlik hikayelerinin mutsuz sonu gelmiş olur. Böyle bir durumda Almanya’nın parasına çökmek için ilk hareketi Fransa yapacaktır. Erdoğan’ın veya aynı ekolün liderliğinde gerçekleşirse bunlar, Türkiye (ve peşinden gelecek olan diğer ülkeler) Rusya ve Çin ile aynı safta yer alır. ABD, İran’da deneyip durduğu darbe girişimlerinden olumlu sonuç aldığı an, Çin için geri sayıma başlayacaktır. İran bu noktada çok önemli bir role sahip. Bu yüzden sürekli İran’ı karıştırmaya çalışıyor. Başarır veya başaramaz, o ayrı bir mesele. Başaracak o da ayrı. İran bürokrasisi can çekişiyor. Burada akademik bir metin yazmadığım için üslubum sohbet şeklinde. Bu yüzden, konunun bilimsel boyutuna burada inmeyeceğim. Ancak 2023 Eylül ayında bilimsel bir yazıyla yayında olacak. Neyse, dağıtmadan devam edelim. Avrupa’nın “kardeşiz” falan filan haline aldanmamak gerektiğini demiştik. Evet, ABD hegemonyası kırılmaya başladığında ilk dağılacak, karışacak olan Avrupa olacaktır. Türkiye’nin hamleleri burada çok önemli. Avrupa’da çeşitli stratejik ülkelerde TİKA aracılığıyla halihazırda önemli üs bölgelerinin alt yapılarını kurmaya devam etmekte. Stratejik önemi yüksek ilişkiler kurmakta. Bunlar gerçekten hafife alınmayacak işlerdir. Çünkü yarın böyle bir savaş çıktığında Türkiye, Avrupa’da, Asya’da ve Afrika’da bölge halkının kendi rızası ve desteğiyle üs kurabilecek durumda. Dünyada böyle başka bir devlet göremezsiniz. İşte bu noktada Türkiye, ABD’nin birinci ve ikinci dünya savaşında yaptığı işi başarıyla yaparsa (ABD savaşın dışında durup taraflara silah satmıştı), ve bu savaşın taraflarından biri olmazsa, işte o zaman Türkiye hegemon olabilir. Ancak bu biraz romantik bir yorumum. Rasyonel bir değerlendirme değil. Çünkü bunu başaracak teknik ve insani altyapıya ve kaynağa sahip değiliz. Aksine, her geçen nesilde kalifiye insan sayısı azalmaktadır. Gittikçe aptallaşan, kafası boşalan, fikir üretemeyen, soytarıların peşine düşüp kişiliğini onlara göre şekillendiren, kelimenin tam anlamıyla gerizekalı bir nesille başbaşa kalıyoruz. Ancak bu ne kadar kötü bir durum olsa da, çok da kötü değildir çünkü bu insanların hayatını değerli kılacak şey tahsilleri, ürünleri ve fikirleri değil, eğer milli bir ülkü uğrunda can vermeyi göze almak ise, bu durum değerli kılacaktır. Bu davanın askere de ihtiyacı vardır. Herkesin ilim adamı olması mümkün değildir, değil mi? Hal böyleyken önümüzdeki yüzyılda şahit olacağımız gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz: ABD hegemonyasının sona ermesi, Avrupa’nın dağılması, Arap ülkeleri ve Afrika ülkelerinde köklü inkılaplar, Türkiye’nin dünyanın önemli güçlerinden biri haline gelmesi. Ancak şöyle bir durum var bunlar hop bir anda olacak veya sürekli irtifa kaydederek gerçekleşecek şeyler değiller. Bazen yüksek irtifalara tırmanmak için alçalmak durumundayız. İşte bu alçalmayı da bu 2001 sonrası (2001-2010) %80’i gerçekten (hakaret değil araştırma ürünü) gerizekalı yetişen neslin piyasada yer edindiği dönemde yaşayacağız. Bu konu ayrı incelenmesi gereken bir mesele o yüzden üzerinde çok durmadan bağlıyorum sonuca. Bu anlattıklarımı bir Amerikalı olarak da anlatsam aynı bu şekilde anlatırdım. Burada herhangi bir şekilde milli bir ülkü çerçevesinde şekillenen istikbal umudundan değil, önümüzdeki yüzyılda yaşanılacak gelişmelerin Türkiye Devleti cephesini anlattım. Dünya genelinde bu meselenin ekonomik boyutuna çok girmemeye de gayret ettim çünkü o da ayrı konuşmamız gereken bir mesele. Ve o meseleyi konuştuğumuzda neden maddi varlıklarımızı bundan sonra altın-gümüş gibi madenlerde tutmamız gerektiğini daha iyi anlayacağız.
